Peygamber Efendimiz’in Mi’râc’da Gördüğü İlginç Olaylardan Bâzıları

dawud | Mart 23, 2020 | 1 | Akâid

 

Cehennem bekçisi Mâlik Aleyhisselâm: Peygamber Efendimiz’in Mi’râc Gecesi’nde gördüğü acayip şeylerden biri de Cehennem’in bekçisi Mâlik’tir. Mâlik Aleyhisselâm, Peygamber Efendimiz’in yüzüne hiç gülmedi. Peygamber Efendimiz, Cebrâil’e: 

“Neden diğer Melekler gibi yüzüme gülmedi?” diye sordu. Cebrâil:

“Allâh-u Teâlâ Mâlik Aleyhisselâm’ı yarattığından beri hiç kimseye gülmedi. Eğer birine gülmüş olsaydı, sana gülerdi” dedi. 

Beytü’l Ma’mûr: Yedinci semâda Beytü’l Ma’mûr’u gördü. O, Kâbe gibi müşerref bir evdir. Gökteki melekler için yerdekilerin Kâbe’si gibidir. Her gün 70.000 melek oraya girip namaz kılarlar ve bir daha geri dönmemek üzere çıkarlar.

Burada hatırlatılması gereken önemli bir konu: Melekler nûrdan yaratılmışlardır; ne erkek, ne de dişidirler; yemezler, içmezler, evlenmezler; Allâh’ın emirlerine asla karşı gelmezler ve Allâh’ın emrettiklerini yaparlar. Onların sayısını Allâh’tan başka hiç kimse bilmez. 

Sidratü’l Müntehâ: O, büyük bir ağaçtır. O kadar güzeldir ki, güzelliği, tam olarak vasfedilemez (târif edilemez). Etrafını altından kelebekler doldurmuştur. Gövdesi altıncı semâda olup, yedinci semânın üzerine ulaşır. Peygamber Efendimiz onu yedinci semâda görmüştür. 

Cennet: O, yedi semânın üstündedir. Allâh-u Teâlâ, Cennet’te sâlih kulları için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin hayal dahi edemediği nimetler hazırlamıştır. Müslüman olarak ölen herkes Cennet’e girecektir. 

İmâm Müslim’in rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Peygamber Efendimiz, Cennet Ehli’nin Cennet’e girdikten sonraki hallerinden bize şöyle haber vermiştir: ”Cennet’ten bir ses (bir meleğin sesi) şöyle der: ‘Ey Cennet Ehli! Her zaman sıhhatli kalacaksınız, hiç hastalanmayacaksınız, yaşayacaksınız hiç ölmeyeceksiniz, genç bir halde kalacaksınız hiç yaşlanmayacaksınız ve nimetlerin tadını çıkaracaksınız, hiç üzüntüye kapılmayacaksınız.’

Bu konuda Allâh-u Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

﴾‭ ‬وَنُودُوا‭ ‬اَنْ‭ ‬تِلْكُمُ‭ ‬الْجَنَّةُ‭ ‬اُورِثْتُمُوهَا‭ ‬بِمَا‭ ‬كُنْتُمْ‭ ‬تَعْمَلُونَ‭ ‬﴿

(El-A’râf Sûresi 43)

Anlamı: ”Onlara,’İşte size Cennet, yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız.’ diye seslenilir.”

Peygamber Efendimiz Cennet’te hûrîleri görmüştür. Cebrâil Aleyhisselâm, Peygamber Efendimiz’den onlara selâm vermesini istedi. Onlar da şöyle cevap verdiler: ”Biz hûrîleriz; güzel ve iyiyiz, değerli kavmin hanımlarıyız.” 

Cennet’te Vildânu’l Muhalledûn’u gördü. Onlar, ne melek, ne cin ne de insan olan varlıklardır. Allâh, onları Cennet Ehli’ne hizmet etmeleri için, annesiz ve babasız birer inci tanesi gibi yaratmıştır. Cennet Ehli’nden olan herkes için en az 10.000 tane vardır. Ellerinde, altından ve gümüşten tepsiler taşımaktadırlar.

Arş: Peygamber Efendimiz, yaratılmışların en büyüğü olan Arş-ı Alâ’yı gördü. Etrafı meleklerle doluydu. Bu meleklerin sayısını Allâh-u Teâlâ’dan başka hiç kimse bilmez. Arş’ın, karyola gibi ayakları vardır ve onu dört tane büyük melek taşımaktadır. Kıyâmet Günü’nde bu meleklerin sayısı sekiz tane olacaktır. 

Allâh’ın Rasûlü, bu meleklerin her birinin kulak memesi ile omuzu arasındaki mesafenin, çok hızlı uçan bir kuşun inişiyle, 700 yıllık mesâfe olduğunu bildirdi. Kürsü’nün, Arş’a oranla büyüklüğü ise, çöle atılmış küçük bir halka gibidir.

Peygamber Efendimiz bir Hadîs-i Şerîf’lerinde meâlen şöyle buyuruyor: “Yedi kat yer ile yedi kat gök, Kürsü’nün yanında çöle atılmış bir halka gibidir. Kürsi ise, Arş’ın yanında çöle atılmış bir halka gibidir.”

Allâh-u Teâlâ Arşı, sudan sonra yaratmıştır. Ondan sonra Kalemu’l A‘lâ, sonra Levh-i Mahfûz’u yarattı. Allâh-u Teâlâ, daha sonra Kalemu’l A‘lâ’nın Levh-i Mahfûz’a Kıyâmet’e kadar olacak şeyleri yazmasını emretti. Bundan 50.000 sene sonra da gökleri ve yerleri yarattı. 

İmâm Ebû Mansûr El Bağdâdî”El Farku Beyne’l Firâk” adlı kitabında rivâyet ettiğine göre; İmâm Ali
Radiyallâhu Anh şöyle buyurdu: ”Allâh, Arş’ı, kudretinin azametini göstermek için yaratmıştır. Kendisine mekân edinmek için değil.” 

Allâh’ın, Arş’ın üzerinde oturduğuna i’tikâd eden (inanan) kişi küfre düşer. Çünkü hiçbir şeye benzemeyip, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh, mekânsız olarak vardır.

Peygamber Efendimiz’in kalem seslerinin duyulduğu yere ulaşması: Peygamber Efendimiz, Sidratü’l Müntehâ’dan sonra Cebrâil Aleyhisselâm’dan ayrıldı ve meleklerin Levh-i Mahfûz’dan alıp kendi defterlerine yazmış olduğu hususları yazarlarken, kalemlerinden çıkan seslerin duyulduğu yere ulaştı.

Tenbîh: Cebrâil Aleyhisselâm, Peygamberimiz’in yanından ayrılırken “Buradan ileriye gidersem yanarım” sözünü söylememiştir. Bu söz, bazı kişilerin iftiralarındandır. 

Peygamber Efendimiz’in, Allâh’ın ezelî ve ebedî olan Kelâm’ını işitmesi: Hak yolda olan âlimlerin, tamamının görüşüne göre Allâh-u Teâlâ’nın Kelâm sıfatı keyfiyyetsizdir. O’nun Kelâmı’nın başlangıcı ve sonu yoktur, yaratılmışların kelâmına benzemez. Bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh-u Teâlâ’nın Kelâm’ı; ses, harf ve lügat ile değildir. Peygamber Efendimiz, Allâh-u Teâlâ’nın hiçbir şeye benzemeyen, ezelî olan, ses, harf ve lügat olmayan Kelâm’ını işitmiştir. 

O mübârek gecede Allâh-u Teâlâ, hiçbir şeye benzemeyen ezelî ve ebedî olan Kelâm’ını, Peygamber Efendimiz’in duymasına mâni olan mânevî engeli kaldırmıştır. 

Peygamber Efendimiz, Sidratü’l Müntehâ’nın üstünde bir yerde iken, Allâh-u Teâlâ’nın, hiçbir şeye benzemeyen ezelî ve ebedî olan Kelâm’ını işitmiştir. Orası asla günah işlenmeyen ve sadece meleklerin Allâh’a ibâdet ettikleri yerdir. Fakat yanlışlıklar içeren bazı kitaplarda, bu yerin sonunda Allâh’ın bulunduğu iddia edilmektedir. Bu iddia kesinlikle doğru değildir ve küfürdür (kişiyi imândan çıkarır) çünkü Allâh-u Teâlâ mekânsızdır. 

Peygamber Efendimiz’in, Allâh-u Teâlâ’yı, başındaki gözlerle değil, kalbiyle görmesi: Allâh-u Teâlâ’nın, Peygamberine Mi’râc gecesinde ikram ettiği şeylerden biri de, Peygamberinin kalbindeki manevî engeli kaldırıp, kalbinde görme gücü yaratmasıdır. Bundan dolayı ki Peygamber Efendimiz kalbiyle Allâh’ı görmüştür. Yani Allâh-u Teâlâ, Peygamber Efendimiz’in kalbinde görme gücünü yaratmıştır. Çünkü Allâh-u Teâlâ, fâni olan gözle (dünyadaki gözle) görülemez. Peygamber Efendimiz bir Hadîs-i Şerîf’inde meâlen şöyle buyuruyor: “Biliniz ki, ölmeden Allâh-u Teâlâ’yı göremeyeceksiniz.”

Ancak Allâh, Âhiret’te bâki olan ve fâni olmayan gözle görülür. Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân edenler, hiçbir şeye benzemeyen Allâh’-u Teâlâ’yı, yön ve mesâfe olmaksızın görürler. 

İmâm Buhârî ve başkalarının rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Peygamber Efendimiz meâlen şöyle buyuruyor: 

“Siz Kıyâmet Günü’nde, Rabb’inizi göreceksiniz; gördüğünüzde hiç şüphe etmeyeceksiniz. Nasıl ki Bedir gecesinde dolunay görüldüğü zaman, hiç şüphe etmeden ‘Bu dolunaydır’ diyorsanız, Allâh-u Teâlâ’yı gördüğünüzde de hiç şüphe etmeden, Rabb’imizdir’ diyeceksiniz.” 

Allâh’ın Rasûlü, Rabb’imizi dolunaya benzetmemiştir. Buradaki kasıt şudur: Nasıl ki dolunay görüldüğünde, kesin olarak dolunay olduğu biliniyorsa, Allâh-u Teâlâ görüldüğünde de şek ve şüphe olmadan O olduğu bilinir.
Allâh-u Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

﴾‭ ‬وُجُوهٌ‭ ‬يَوْمَئِذٍ‭ ‬نَاضِرَةٌ‭ ‬﴾‭ ‬﴿‭ ‬اِلٰى‭ ‬رَبِّهَا‭ ‬نَاظِرَةٌ‭ ‬﴿

(El-Kiyâmeh Sûresi 22-23)

Anlamı: ”O günde (Kıyâmet Günü’nde), yüzler vardır ki, ışıl ışıl parlayacaktır. Rabb’lerine bakacaklardır.” (O’nu göreceklerdir).

Ama kâfirler aslâ Allâh’ı göremezler. Onlar ebedî olarak Cehennem ateşinde kalacaklardır.

Peygamber Efendimiz’in Mi’râc gecesinde, Allâh’ı kalbiyle gördüğüne delil şu Âyet-i Kerîme’dir: 

﴾‭ ‬مَا‭ ‬كَذَبَ‭ ‬الْفُؤٰادُ‭ ‬مَا‭ ‬رَاٰى‭ ‬﴿

(En-Necm Sûresi 11)

Anlamı: “Gördüğünü kalbi yalanlamadı.” 

İmâm Müslim’in rivâyet ettiğine göre, İbn-i Abbâs, şöyle buyurdu: “Allâh’ı kalbiyle gördü.”

Bu konuda anlatılması gereken şeylerden biri de, Peygamber Efendimiz’in, Allâh-u Teâlâ’yı görmesi ve Allâh-u Teâlâ’nın Kelâm’ını duyması olaylarının aynı anda geçekleşmediğidir. Yani görmenin ayrı, işitmenin ayrı olduğudur.

Allâh-u Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

وَمَا‭ ‬كَانَ‭ ‬لِبَشَرٍ‭ ‬اَنْ‭ ‬يُكَلِّمَهُ‭ ‬اللهُ‭ ‬اِلَّا‭ ‬وَحْيًا‭ ‬اَوْ‭ ‬مِنْ‭ ‬وَرَآءِ‭ ‬حِجَابٍ‭ ‬﴿
﴾‭ ‬اَوْ‭ ‬يُرْسِلَ‭ ‬رَسُولًا

(Eş-Şûrâ Sûresi 51)

Anlamı: ”Allâh-u Teâlâ, bir insanla (peygamberlerle) ancak vahiy yoluyla veya mânevî engel ile tekellüm eder (yani Peygamber; Allâh’ı görmeden, O’nun ezeli ve ebedi olan kelâmını işitir), yahut bir elçi gönderir.”

Peygamber Efendimiz’in, Cebrâil Aleyhisselâm’ı gerçek sûretinde görmesi: Peygamber Efendimiz, Cebrâil Aleyhisselâm’ı gerçek sûretinde ilk defa Mekke’de görmüştür. Onu görünce bayılmıştır. (Efendimiz’in bayılması korkudan değil, Cebrâil Aleyhisselâm’ı asıl yaradılışı üzere, çok büyük ve acayip bir şekilde görmüş olmasından dolayıdır.) Bu mübârek gecede ise Cebrâil Aleyhisselâm’ı ikinci defa gerçek yaratılışı üzere görmüştür. Ancak bu sefer bayılmamıştır. Çünkü Mi’râca çıkmadan önce Efendimiz’in göğsü açılıp kalbi yıkanmıştır.

İmâm Müslim’in rivâyet ettiğine göre, Âişe Radiyallâhu Anhâ, Allâh-u Teâlâ’nın; 

﴾‭ ‬ثُمَّ‭ ‬دَنَا‭ ‬فَتَدَلّٰى‭ ‬﴾‭ ‬﴿‭ ‬فَكَانَ‭ ‬قَابَ‭ ‬قَوْسَيْنِ‭ ‬اَوْ‭ ‬اَدْنٰى‭ ‬﴿

(En-Necm Sûresi 8–9)

Anlamı: ”Sonra (Muhammed’e) yaklaştı, iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.” Âyet-i Kerîmeler’ini tefsîr ederken şöyle diyor: ”O (Peygamberimize yaklaşan) Cebrâil idi. Ona (Peygamberimize) geliyordu. Bu sefer de gökyüzünü kapatan gerçek sûretiyle gelmiştir.“

Buna dayanarak diyoruz ki, yukarıda zikredilen        En-Necm Sûresi’nin 8. ve 9. Âyet-i Kerîmeleri’nin meâli şu şekildedir: “Sonra (Muhammed’e) yaklaştı, iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.”

Bu Âyet-i Kerîme’de geçen “yaklaşma” Cebrâil Aleyhisselâm’ın Peygamber Efendimiz’e yaklaşmasıdır; yaklaşanın Allâh-u Teâlâ olduğu mânâsında değildir. 

Her kim, Allâh-u Teâlâ’nın, Peygamberimize mesafe bakımından yaklaştığına i’tikâd ederse (inanırsa) sapmış (kâfir) olur. 

Ayrıca bu hadisi İmam Buharî –sahihinde-,İmam Beyhaki- Esma ve sıfat adlı kitabında-rivayet etmişlerdir.

Molla Gürani de tefsirinde şöyle buyurmuştur; Alimler Mirac’ta Peygamber efendimize yaklaşanın Cebrail olduğu konusunda icma etmişlerdir. Bunun aksini iddia eden dalalet içindedir.

Âyet-i Kerîmeler’in gerçek anlamı ise; Peygamber Efendimiz, Cebrâil Aleyhisselâm’ın gerçek şeklini ikinci defa gördüğünde, Cebrâil Aleyhisselâm’ın Peygamber Efendimiz’e yaklaşık iki yay kadar veya daha az yaklaşmış olmasıdır. Orada Cebrâil Aleyhisselâm, Peygamber Efendimiz’e 600 kanatlı olan gerçek sûretiyle görünmüştür. Her kanadı yeryüzü ile gökyüzü arasını kapatacak büyüklüktedir. 

İmâm Müslim’in rivâyet ettiğine göre Eş Şa’bî şöyle buyurdu: ”Âişe’nin yanında yaslanmış bir şekilde oturuyordum. Âişe bana dedi ki: 

– ‘Kim bu üç şeyi iddia ederse, Allâh’a çok büyük bir iftira atmış olur.’ 

– ‘Nedir bunlar?’ diye sordum.

– ‘Kim Muhammed’in Allâh-u Teâlâ’yı, (baş gözüyle) gördüğünü iddia ederse, Allâh-u Teâlâ’ya çok büyük bir iftira atmış olur.’ dedi. Yerimden doğruldum ve ona dedim ki:

-‘Ey mü’minlerin annesi! Bana yavaş yavaş anlat. Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmadı mı? 

﴾‭ ‬وَلَقَدْ‭ ‬رَاٰهُ‭ ‬بِالْاُفُقِ‭ ‬الْمُبٖينِ‭ ‬﴿‭ ‬

(Et-Tekvîr Sûresi 23)

Anlamı: “Muhakkak ki onu ufukta görmüştür.” ve 

﴾‭ ‬وَلَقَدْ‭ ‬رَاٰهُ‭ ‬نَزْلَةً‭ ‬اُخْرٰى‭ ‬﴿

 (En-Necm Sûresi 13)

Anlamı: “Onu bir defa daha görmüştür.” 

Âişe vâlidemiz burada dedi ki:

-‘Bu Âyet-i Kerîmeler hakkında Allâh’ın Rasûlü’ne ilk soran bendim. Dedi ki: ‘O, Cebrâil’dir. Yaratılmış olduğu asıl sûrette iki defa görmüştüm.’

Âişe bana dedi ki: ‘Allâh-u Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu işitmedin mi?’: 

﴾‭ ‬لَا‭ ‬تُدْرِكُهُ‭ ‬الْاَبْصَارُ‭ ‬وَهُوَ‭ ‬يُدْرِكُ‭ ‬الْاَبْصَارَ‭ ‬وَهُوَ‭ ‬اللَّطٖيفُ‭ ‬الْخَبٖيرُ‭ ‬﴿‭ ‬

(El-En’âm Sûresi 103)

Anlamı: “Gözler O’nu (Allâh’ı) görmez; hâlbuki O (Allâh), gözleri görür. O, Latîf ve Ĥabîr’dir (Her şeyden haberdar olandır).”

-Ve şöyle buyurduğunu işitmedin mi?:

وَمَا‭ ‬كَانَ‭ ‬لِبَشَرٍ‭ ‬اَنْ‭ ‬يُكَلِّمَهُ‭ ‬اللهُ‭ ‬اِلَّا‭ ‬وَحْيًا‭ ‬اَوْ‭ ‬مِنْ‭ ‬وَرَآءِ‭ ‬حِجَابٍ‭ ‬﴿
﴾‭ ‬اَوْ‭ ‬يُرْسِلَ‭ ‬رَسُولًا

(Eş-Şûrâ Sûresi 51)

Anlamı: ”Allâh-u Teâlâ, bir insanla (peygamberlerle) ancak vahiy yoluyla veya mânevî engel ile tekellüm eder (yani Peygamber; Allâh’ı görmeden, O’nun ezeli ve ebedi olan kelâmını işitir), yahut bir elçi gönderir.”

Tekrar dedi ki:

– Ve her kim Allâh’ın Rasûlü’nün, Allâh-u Teâlâ’nın kitabından bir şeyi sakladığını iddia ederse, Allâh-u Teâlâ’ya çok büyük bir iftira atmış olur. 

Allâh-u Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor: 

﴿‭ ‬يَآ‭ ‬اَيُّهَا‭ ‬الرَّسُولُ‭ ‬بَلِّغْ‭ ‬مَا‭ ‬اُنْزِلَ‭ ‬اِلَيْكَ‭ ‬مِنْ‭ ‬رَبِّكَ‭ ‬وَ‭ ‬اِنْ‭ ‬لَمْ‭ ‬تَفْعَلْ‭ ‬فَمَا‭ ‬بَلَّغْتَ‭ ‬رِسَالَتَهُ‭ ‬﴾

(El-Mâide Sûresi 67)

Allâh-u Teâlâ bu Âyet-i Kerîme’de, Peygamber Efendimiz’in kendisine indirilenleri teblîğ etmesini emrediyor ve şayet yapmazsa, Allâh-u Teâlâ’nın elçiliğini yapmamış olacağını bildiriyor. 

Tekrar dedi ki: 

-Ve her kim gelecektekilerden haber verebileceğini iddia ederse Allâh-u Teâlâ’ya çok büyük bir iftira atmış olur. Allâh-u Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

﴾‭ ‬قُلْ‭ ‬لَا‭ ‬يَعْلَمُ‭ ‬مَنْ‭ ‬فِي‭ ‬السَّمٰاوَاتِ‭ ‬وَالْاَرْضِ‭ ‬الْغَيْبَ‭ ‬اِلَّا‭ ‬اللهُ‭ ‬﴿

(En-Neml Sûresi 65)

Anlamı: “Göklerde ve yerde, Allâh’tan başka kimse gaybı (geleceği) bilmez.”

Benzer Postlarımız

İSTİNCA

dawud | Eylül 3, 2020 | 0

Ön veya arka avretten yaş olarak çıkan her şeyden, arınıncaya kadar suyla temizlenmek sünnet-i müekkede’dir.Ayrıca taş veya topaklanmış (dağılmayan) sert toprakla ya da bunların yerini tutan; sökücü ve tahir bir…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kategoriler

Son Yazılar

Arşivler

Son Yorumlar