ALLÂH’A İMAN

dawud | Ağustos 1, 2019 | 0 | Akâid

Muhaddis, allame şeyh Abdullâh el-Hararî (radıyallâhu anhu) şöyle demiştir: “Kime dünya zenginliği verilip de iman verilmemişse sanki ona hiçbir şey verilmemiş gibidir. Fakat kime iman verilip de dünya zenginliği verilmemişse o da sanki hiçbir şeyden yoksun bırakılmamış gibidir.”

Allâh vardır ve bunda şek, şüphe yoktur. Allâh’ın varlığına iman etmek ise farzır, iman şartlarının ilkidir. Allâh’ın varlığına dair naklî deliller ise şunlardır:

Allâh İbrahim Suresi’nin 10. ayetinde şöyle buyurdu:

أَفِى اللَّهِ شَكٌّ

“Allâh’ın varlığında şüphe mi vardır!”

Ez-Zâriyât Suresi’nin 21. ayetinde de şöyle buyruldu:

وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ 

“Nefislerinizde de (hücrelerden vücud yapınıza kadar) bir çok alâmetler var (ki, hep Allah’ın kudretine ilmine, azamet ve iradesine delâlet ederler). Hâlâ görmiyecek misiniz?”

İmam Ebu Hanife yukarıdaki ayeti Allâh’In varlığına delil olarak göstermiştir.

Er-Rum suresi’nin 21. ayetinde de şöyle buyrulmuştur:

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ 

“Yine O’nun alâmetlerindendir ki, kendilerine meyil ve ülfet edesiniz diye, sizin için, kendi cinsinizden zevceler yarattı, ve aranızda bir sevgi ve bir merhamet icatetti. Şüphesiz ki bunda, düşünecek bir kavim için (Allâh’ı hatırlatan) alâmetler var…”

Er-Rum suresi’nin 24. ayetinde de şöyle buyrulmuştur:

وَمِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاء مَاء فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

“Yine O’nun (kudretinin) alâmetlerindendir ki, size (ıslanır veya şimşeğe çarpılırsınız endişesiyle) hem korku, (ekinleriniz sulanır diye) hem arzu vermek için şimşeği gösteriyor. Gökten bir yağmur indiriyor da onunla arza, ölümünden (kuruduktan) sonra can veriyor (yeşertiyor). Şüphesiz bunda, aklını gereği üzre kullanacak bir kavim için ayetler (ibretler) var…”

Ebu’l Ataiyyeh ise Allâh’ın varlığı ile ilgili şöyle buyurdu:

“Hayret! Nasıl Allâh’a karşı asi veya inkarcı olunur, nasıl O (Allâh) inkar edilir!

Halbuki kımıldayan ve durgun olan her bir şeyde Allâh’ın varlığının bir delili var

Ve her şeyde varlığının bir alameti bulunur ki bu alamet onun tek olduğuna delalet eder.”

Allâh’ın varlığına dair aklî deliller ise şunlardır:

Hiçbir vuruş vuransız olmadığı gibi, hiçbir yazı yazarsız olmadığı gibi, hiçbir bina mimarsız olmadığı gibi bu âlem de kendiliğinden olmamıştır, onu yaratan biri vardır; o da Allâh’tır.

İnsan kendi bedenine bile bakacak olursa Yüce Allâh’ın varlığını idrak eder. İnsan ağzından yiyip içmesine rağmen bedeninde saç olsun kirpik olsun farklı yerlerden çıkar.

Gecenin ve gündüzün oluşumuna; yazın ve kışın nasıl meydana geldiğine, çocuğun anne karnında nasıl var olup can bulduğuna, dişinin ve erkeğin varlığına bakacak olursa yine yüce zatın varlığına işaret ettiklerini görür.

İnsanoğlu denizdeki balıktan bile ibret alabilir. Balık tuzlu olan bu deniz suyunda doğup büyümesine rağmen eti tuzsuz kalmaktadır. Bu konuda alimlerden varit olan olaylara gelin şöyle bir kulak verelim: 

İmam Şafii’ye de “Allah’ın varlığına delilin nedir?” diye sorduklarında: “Dut yaprağıdır.” demiş ve şöyle devam etmiştir: “Çünkü aynı yapraktan koyun yer, süt yapar; arı yer, bal yapar; geyik yer, misk yapar; tırtıl yer, ipek yapar. Tadı, rengi, kokusu ve maddesi bir olan şeyden bu kadar farklı güzellikleri yaratmak, ancak Allâh’a mahsustur.

Ebu Hanife, o bölgenin alimleriyle tartışmak için gelen dehri (ateist) ile Allâh’ın varlığını ispatlamak için münazara etmeye randevulaşır. Bağdat’ın karşı sahilinde oturan Ebu Hanife’nin tartışma saatinde yerini almamış olması, dehrinin ve kalabalığın zihninde değişik soruların şekillenmesine neden olur. Herkes merak içindedir… Dehri “Neden gelmedi? Gelmeyecek mi? Korktu mu? Delil mi bulamadı?” vb. sorular sormaya başlar. İmam Ebu Hanife, belirlenen saatten bir müddet sonra gelir. Dehri ise son derece moral kazanmış, küfür ve gururu daha da artmıştır… Ebu Hanife, özür dileyerek gecikmesinin sebebini anlatmaya başlar: “Şimdi ben size desem ki karşı sahilden bu tarafa gelebilmek için bir vasıta bulamadım. Beklemeye başladım. Belki bir kayık veya sal gelir de, onunla giderim diye düşünüyordum. O esnada ağaçların birdenbire devrildiğini gördüm. Devrilen ağaçların kendiliğinden kereste, kerestelerin kendiliğinden kayık olduğuna şahit oldum. Yine kendiliğinden bir kürek ve yelkenin vücud bulduğunu gördüm. Sizlere karşı daha fazla mahcub düşmeyeceğimden sevinerek, kayığa atladım. Kayık kendiliğinden beni buraya getirdi… ne düşünürsünüz?” Dehri ve dinleyenler bu sözlere bir mana veremezler. Tabiatçılığı savunan, herşeyi tabiatın var ettiğini iddia eden tartışmacı; böyle bir olayın, anlatıldığı tarzda gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söyler. Büyük İmam’ın beklediği de sanki budur… Tebbessüm ederek şöyle der: “Bir küçük kayığın bile kendiliğinden, yapıcısı ve sanatkarı olmadan meydana gelebileceğini kabul etmediğiniz halde; nasıl oluyor da, bu muazzam kainatın bir yapıcısı, bir yaratıcısı olmadan kendiliğinden vücud bulduğuna inanıyorsunuz? Kainat kainatın değil, Allâh’ın eseridir. Bütün bunca belgeler ortada iken, Allâh’ın varlığı ile ilgili bir tartışma ve münazara başlatmak gereksizdir.” (Şerh Fıkhı’l Ekber)

Alimlerden birine de bir gün üç kişi soru sormak için gelir. İlki bu alime şunu sorar: “Allâh vardır, görünmez diyorsunuz. Görünmeyen bir şey nasıl var olur, nasıl ona inanıyorsunuz?” İkinci adam da alime şunu sorar: “şeytan ateşten yaratıldı dersiniz. Sonra da, onun ateşte yanacağını söylersiniz. Hiç ateş, ateşi yakar mı?” Üçüncü adam da şunu sorar: “İslâmda kul hakkı var; âhirette, hakkı olan hakkını alacak dersiniz. Hâlbuki bırakın insanları kendi hâllerine, canları ne isterse onu yapsınlar.” Alim bu sorulardan sonra eline toprak alır ve üçünün de gözüne fırlatır. Bunun üzerine bu adamlar kadıya gidip bu alimden şikayetçi olurlar. Kadı alimi çağırır ve ona neden yüzlerine toprak fırlattığını sorar. Alimin verdiği cevaplar ise müthiştir: “Bana sorular sordular, ben de onlara istedikleri cevabı verdim. Birincisi bana : “Allâh vardır, görünmez diyorsunuz. Görünmeyen bir şey nasıl var olur, nasıl ona inanıyorsunuz?” sorusunu sordu. Toprağı gözüne fırlatıp canını yaktım. Göstersin bana acısını.” dedi. Kadı felsefeciye döndü ve “sen bu duruma ne diyorsun?” deyince adam “Başım acıdı, ama gösterilmez.” dedi. Alim de buyurdu ki: “Allâh da vardır, ama görünmez.” ve devam etti: “Bu adam da ‘Şeytân, ateş cinsinden olduğu için cehennem ateşinden zarar görmez.’ diyor. Hâlbuki kendisi de topraktan yaratıldı. Bu toprakla niçin gözleri acıdı?” dedi ve sözüne devam etti: “Bu adam da “Âhirette hesap falan yok. bırakın, kim ne isterse yapsın.” diyor. Ben de ona şimdi diyorum ki; benim canım sana vurmak istedi ve vurdum. Niçin kadıya şikâyete geldin?” (İmam Abdari)

Günlerden bir gün bir müteahhit bir adamla anlaşma yaparak bir iş teslim aldı. İş sahibi ise Allâh’ın varlığını inkar eden biriydi. İşçi bu işverene ders vermek istedi. Teslim aldığı bina işinin boyasını bitirdikten sonra duvarların üzerine siyah boya ile çarpılar koydu. İŞ sahibi gelip bina duvarlarını görünce “Burasının hali ne böyle? Kim yaptı bunu?” diye söylenmeye başladı. İşçi de “Kendiliğinden oldu, ben yapmadım.” Dedi. İş sahibi öfkeyle “Ne saçmalıyorsun? Kendiliğinden hiç olabilir mi?” deyince işçi de ona cevabını verdi: “Bunların dahi kendiliğinden var olduğuna inanmazsın da nasıl bu alemin kendi başına varolduğuna inanırsın!”

Allâh’ın Sıfatları:

1-El-Vucûd: Allâh vardır. Varlığında şüphe yoktur.

İbrahim Suresi’nin 10. ayetinde Allâh şöyle bildirmektedir:

“Allâh’ın varlığından şüphe var mıdır? (yani şüphe yoktur)”

2-El-Vahdaniyyeh: Allâh birdir, eşi, benzeri ve ortağı yoktur.

İhlas suresinin 1. ayetinde Allâh şöyle buyurmaktadır:

“Allâh birdir, benzer, ve ortağı yoktur.”

3-El-Kidem ve El-Bekaa: Allâh’ın varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Allâh ezeli ve ebedidir.

El-Hadid suresinin 3. ayetinde Allâh şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’ın başlangıcı(evveli) ve sonu(âhiri) yoktur.”

5-El-Kıyamu Binnefs: Allâh’ın herhangi bir şeye asla muhtaç olmadığı demektir.

İhlas suresinin 2. ayetinde Allâh şöyle buyurmaktadır:

“Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir.”

6-El-Kudrah: Allâh’ın, her şeye kâdirdir. 

“Âlî-İmrân” Sûresi’nin 29. âyetinde şöyle buyuruyor:

“Allâh her şeye kâdirdir.”

7-El-İrâdeh: Allâh’ın dilemesi, ezeli ve ebedidir ve asla değişmez. 

EL-Bekarah Suresi’nin 253. ayetinde şöyle buyuruyor:

“Allâh savaşmamalarını dilemiş olsaydı savaşmazlardı 

ancak O (savaşmalarını diledi ve savaştılar)dilediğini yapandır.”

8El-İlm: Allâh herşeyi ezeli ve ebedi ilmi ile bilir.

El-Bekarah Suresi’nin 29. ayetinde şöyle buyuruyor:

“O her şeyi bilendir”

9-Es-Semă: Allâh’ın her şeyi ezeli işitmesi ile duyar.

     “Eş-Şûrâ” Sûresi’nin 11. âyetinde şöyle buyuruyor:

“Hiç bir şey O’na benzemez. O, işiten ve görendir.”

10-El-Bašar: Allâh her şeyi ezeli görmesi ile görür.

“Eş-Şûrâ” Sûresi’nin 11. âyetinde şöyle buyuruyor:

“Hiç bir şey O’na benzemez. O, işiten ve görendir.”

11-El-Hayêt: Allâh ezelî ve ebedî bir hayat ile muttasıftir.

  “El-Bakarah” Sûresi’nin 255. âyetinde şöyle buyuruyor:

“Ezeli ve ebedi hayat ile mevsuf olan, hiç kimseye muhtaç olmayan, 

Allâh’tan başka ilah yoktur.”

12-El-Kelâm: Allâh, tekellüm eder. Onun kelamı ezeli ve ebedidir.

“En-Nisâ’ ” Sûresi’nin 164. âyetinde şöyle buyuruyor:

“Allâh-u Teâlâ, kendi kelamıyla Mûsâ’ya tekellüm etti.”

13-El-Muhâlefetu lil Hevêdi : Allâh hiçbir şeye benzemez.

El-İhlas Suresi’Nin 4. ayetinde şöyle buyuruyor:

“Hangi bakımdan olursa olsun Allâh’ın benzeri yoktur.”

14-El-Tekvin: Allâh her şeyi yoktan var edendir.

Allâh’In hiçbir şeye benzemediği, mekansız olduğu bahsi ve bu konudaki alimlerin sözleri:

Allâh-u Te^âlâ El-İhlâs Sûresi’ nin 4. âyetinde şöyle buyuruyor:

{ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدُ }

“Ona hiçbir şey denk değildir”

En-Nahl Sûresi’nin 60. âyetinde de şöyle buyuruyor:

{ وَللَّهِ الْمَثَلُ الأَعْلَى}

“En yüce sıfatlar Allâh’ındır.”

En-Nahl Sûresi’nin 74. âyetinde de şöyle buyuruyor:

﴿ فَلاَ تَضْرِبُواْ لِلّهِ الأَمْثَالَ﴾

“Allâh’a benzerler koşmayınız.”

Eş-Şura Suresi’nin 11. ayetinde ise şöyle buyurmuştur:

………………………..

“O hiçbir şeye benzemez.”

Ayetteki “şey” kelimesinin anlamı içine bütün mahlukat girer. Mahlukat ise iki kısma ayrılır:

A) Kesif cisimler (elle tutulabilen cisimler: ağaç, taş, insan vb.)

B) Latif cisimler (elle tutulamayan cisimler: hava, karanlık, aydınlık, ruh, melekler, cinler vb.)

Ayrıca mahlukat durgunluk ve hareket açısından da üç kısma ayrılır:

A) Durgun cisimler: arş, gökler vb.

B) Hareketli cisimler: güneş, ay, yıldızlar vb.

C) Bazen hareketli bazen de durgun olan cisimler: insanlar, melekler, cinler, hayvanlar vb.

Dolayısıyla Allâh bütün bunlara benzemez. Allâh cisim değildir.

Ahmed bin Hanbel ise cismi şöyle tarif etmiştir: “Cisim derinliği uzunluğu eni olan şeydir. Allâh cisimle vasfedilmekten münezzehtir.” Allâh sınırdan münezzehtir. Çünkü sınırı olan muhtaçtır, bu sınırda onu yaratan vardır; başkasına muhtaç olan ise İlah olamaz, mahluktur (yaratılmıştır). Allâh oturmakla da vasfedilmez, oturuyor denilmez. çünkü oturan sınırlıdır. Sınırı olan onu o sınıra muhtaç ettiren vardır. Ve sınırlı olanın kendisini o sınırda kılabilmesi mümkün değildir, çünkü kılabilmesi demek onun kendisini yaratmıştır olması manasına gelir ki bu aklen mümkün değildir. Çünkü bir şey kendini yaratamaz. 

İmam-ı Aliye gelen yahudiyken müslüman olanların kıssası ibni asakir rivayet etti.

Allâh’ın cisim olmadığı, sınırının olmadığı, mekansız olduğu ile ilgili alimlerin şu sözleri mevcuttur:

1)“Her kim Allâh’ın cisim olduğunu iman ederse o Rabbini tanımamıştır ve o kişi kafir olmuştur.” (İmam Ebu Hasan El-Eşari/ En-Nevadir)

2)“Allâh cisim değildir.” (Ebu Hanife/ EL-Fıkhıl Ekber)

3)“Allâh cisim değildir.” (İmam Ahmed Er-Rİfai)

4)“Allâh cisim değildir.” (Gazali/ İhya Ulumiddin)

5)“Allâh’ın sınırı olduğunu iddia eden (söyleyen), Allâh’ı tanımamıştır, kafirdir.” (İmam Ali)

6)”Tüm noksanlıklardan münezzeh olan Allâh; sınırı, kenarları, küçük ve büyük organları, sonu olmaktan münezzehtir. Altı yön mahlukatı kuşattığı gibi onu kuşatmaz (yönlerden de münezzehtir)” (İmam Ebu Cafer Et-Tahavi/Tahavi Akidesi)

Allâh hiçbir şeye benzemediğinden dolayı O’nu hayal etmek, tasavvur etmek, düşünmek de dinen caiz değildir. Peygamber Efendimiz bir hadisinde bu konu ile ilgili şöyle buyurmuştur:

‘’lê fikrate firrabb’’

“Allâh düşünülemez.”

Hanbeli mezhebinin imamı olan Ahmed Bin Hanbel ve Zinnun El-Mısrî de buyurdular ki:

مَهْمَا تَصَوَّرْتَ بِبَالِكَ فَاللهُ بِخِلافِ ذَلِكَ

“Aklına ne gelirse, Allâh ona benzemez.”

Peygamberimiz de hadisinde şöyle buyurdu:

“Allâh ezelde(evvelsiz) vardı ve ondan başka hiçbir şey yoktu.” (Buhari)

Sahabenin en bilgini olan İmam Ali ise buyurdu ki:

“Allâh arşı yer edinmek için değil, ancak kudretinin büyüklüğünü göstermek için yarattı.”(Ebu Mansur El-Bağdadi-El Farku Beynel Firak)

İmam Ca^fer Es-Sadık da şöyle buyurmuştur:

“Kim Allâh’ın bir şeyin içerisinde veya bir şeyin üzerinde veya bir şeyden olduğunu söylerse, küfre düşmüştür (dinden çıkmıştır). Çünkü bir şeyin içerisinde olsaydı, sıkıştırılmış olurdu veya bir şeyin üstünde olsaydı, taşınmış olurdu veya bi şeyden olsaydı, yaratılmış olurdu.”

 (El-Kuşeyri/Risale-En-Nesefi/Bahru’l Kelam)

Sahabelerin en bilgini olan Ebu Talib’in oğlu İmam Ali de şöyle buyurdu:

“Allâh ezelde mekansız olduğu gibi şimdi de (mekanı yarattıktan sonra da)

 ezelde olduğu gibi (mekansız)dir.”

(Ebu Mansur El Bagdadi/El-Farku Beyn El Fırak) 

Zeynel Abidin de Es-Seccâdiye adlı sahifesinde şöyle buyurdu:

“Allâhım seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, yersiz ve sınırsız olarak varsın.”

 İmam Ahmed Er-Rifai şöyle buyuruyor:

“Allâh’ı tanımak; Allâh’ın, cisimsiz, şekilsiz ve mekânsız olarak mevcut olduğuna inanmaktır.”

Osmanlı Alimlerinden İmam-ı Birgivi Birgivi Vasiyetnamesinde şöyle der:

“Allâh mekândan berîdür yukaruda degildür ve aşaġada degildür ve öñde degildür ve artda degildür ve solda degildür ve yirde degildür ve gökde degildür hiçbir yan da  degildür deyü itikâd itmek gerekdür. İmdi şol gişiler ki Allâhu taèâlâ zatıyla her yirde hazırdur deyü itikâd iderler yahûd Hazret-i peyġamber sallAllâhü aleyhi vesellem mirâca gitdügi vakıt Allâhu  taèâlâyı orda görmege gitdi deyü itikâd iderler Allâhu taèâlânuñ mekandan beri olduğunu bilmedüklerindendür.(birgivi vasiyetnamesi)”

Osmanlı Şeyhu’l İslamlarından olan Ebussuud şöyle fetva vermiştir:

“Allâh Teâlâ “cemîi’ emkineden münezzeh olup, gökler yerler hükmünde ve ilminde ve kudretinde” olduğuna inanıp, “du’âda eli yukarı kaldırmak, cihet-i fevk du’âya kıble kılındıgı için olduğunun idrakinde olmak gerektir.”

Osmanlı Şeyhulislamlarından olan Kadızade Ahmed Birgivi Vasiyetnamesi Şerhinde şöyle der:

“Allâhü teâlâ Gökte ve yerde değildir, mekândan münezzehdir. ..Mekân ve zaman O’nun şanına muhaldir. ..Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta değildir….Allâhü teâlâ cisim ve cismanî olmakdan münezzehdir. Bir yönde olmaktan da münezzehdir.”

Fatih Sultan Mehmed Dönemi Alimlerinden olan İstanbulun ilk Kadısı Hızır çelebi  Kaside-i nuniyye adlı eserinde şöyle der: 

“Mekan ve vakte yoktur ittisali hem olmaz onda eşkal ile elvan”

Fatih Sultan Mehmed Dönemi Alimlerinden olan Kendi zamanının en meşhur matematikçisi ve Gökbilimcisi olan Ali kuşcu: eş-Şerhu’l-Cedîd ‘ale’t-Tecrîd  adlı eserinde şöyle der:

“Allâh bir cihettte bulunmaktan münezzehtir . Çünkü bir cihette bulunan  varlığın cisimsel özelliğe sahip olması gerekir Bu özellikle nitelenen ise hâdis ve mümkin dir.Allâh ise bu tür şeylerden münezzehtir.”

Fatih Sultan Mehmed Han Dönemi alimlerinden olan Molla Hayali Şerh-i Kasîde-i Nûniyye adlı eserinde şöyle demiştir: 

“Allâh için mekân düşünülemez.Allâh zaman ve mekandan münezzehtir.Hiçbir şey ona benzemez.”

Ayrıca Fatih Sultan Mehmedin Hocalarından biri olan hocazade muslihiddin  RiSÂLE FÎ’L-i’TiRÂD ‘AL DELÎLÎ iSBÂTi VUCÛDiYYETi’LBÂRΠ adlı Eserinde Allâh’a cihet nisbet edilemeyecegini aklî delillerle isbat etmektedir. (Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi)

Hanefi mezhepli şeyh Abdulğaniy en-Nablusî şöyle demiştir: 

“Kim Allâh’ın gökleri ve yeri doldurduğuna veya arşın üstünde oturan bir cisim olduğuna inanırsa, Müslüman olduğunu iddia etse dahi kâfirdir.”

Hanefi mezhebinin ileriye gelmiş büyük alimlerinden olan İmam Ebu Bekir el-Cessas “Şerhu Bed’ul-âmâli” (Bed’ul-âmâli şerhi) isimli kitabında küfre düşüren sözleri ele alırken şöyle demiştir:

“. . . veya bir kimse ‘Allâh altı yöndedir’ derse veya bir kimse ‘Allâh heryerde bulunuyor’ derse . . .” İmam Ebu Bekir el-Cessas hicri 4. asrın sonlarında vefat etmiş bir zattır.

Hanbeli mezhepli Fakih Bedruddîn bin Belbân “Muhtasaru’l ifâdât” isimli kitabında şöyle demiştir:

 “Kim Allâh’ın her yerde bulunduğuna veya bir yerde bulunduğuna inanırsa kâfirdir.” Bedruddîn ibnu Belbân olarak bilinen bu zat Şam ehlinden olup Hicri 11. asrın başlarında yaşamıştır.

İmam Ahmed bin Hanbel ve İmam Malik’in öğrencisi olan İmam Zunnûn el-Mısrî (radıyallâhu anhuma) şöyle demişlerdir: 

“Her ne kadar aklında hayal etsen de Allâh öyle değildir.” Allâh akılda hayal edilebilecek bir şey değildir. Akılda hayal edilebilen şey yaratılmış bir şeydir. Dolayısıyla Allâh cisimden (vücuttan), mekandan, yönden, şekilden, suretten, oturmaktan, değişmekten, yerleşmekten ve uzuvlardan münezzehtir.

İmam Alî (radıyallâhu anhu) şöyle demiştir:

 “Bu ümmetten bir topluluk kıyametin yakınlaştığı bir devirde kâfir olarak (imandan) dönecektir.” Adamın birisi kendisine “Ey müminlerin emiri! Onların küfre girmeleri hangi sebeple olacaktır? Kötü bir bidat ortaya getirmekle mi yoksa inkar etmekle mi?” diye sorunca cevaben: “İnkâr etmekle olacaktır, onlar yaratıcılarını inkâr ederek O’nu cisim ve uzuvlarla vasıflandıracaklardır (nitelendireceklerdir).” demiştir. Bu söz, İbni Muallim el-Kuraşî’ye ait el yazması olan “Necmu’l muhtedî” isimli kitabın 588. sayfasında geçmektedir. (Bu el yazması kitap Paris’deki Milli Kütüphane’de bulunmaktadır.)

İmam Zeynel-âbidîn Alî bin Hüseyin (radıyallâhu anhuma) “Seccâdiyye” sayfasında şöyle demiştir: 

“Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Sen Allâh’sın. Senden başka bir İlâh yoktur. Seni mekân kuşatmaz. Sen hissedilmez ve dokunulmazsın.” Bunu, hadis hafızı Hanefi mezhepli Muhammed Murteda ez-Zebidî “İthâfus-sâdeti’l muttekîn” isimli kitabında kendisinden Zeynel-âbidîn’e kadar dayanan kopuk olmayan bir isnatla rivayet etmiştir. Bu sözün manası şöyledir: Allâh mekânsız ve yönsüz olarak vardır. Bu ise bütün müslümanların inancıdır.

İmam Şafii şöyle buyurmuştur:

“Kim Allâh’ın arşın üsünde oturduğuna inanırsa o kâfirdir.” Bu sözün İmam Şafiî’ye (radıyallâhu anhu) ait olduğunu İbnu Muallim el-Kuraşîn’in “Necmu’l muhtedî” isimli el yazması kitabının 551. sayfasında bildirildiği gibi Kadı Hüseyin söylemiştir.

İmam Ebu Hanîfe (radıyAllâhu anhu) Kelâm ilmi hakkındaki bir risalesinde şöyle demiştir: 

“Yaratan yaratıklarına nasıl benzeyebilir!” Bu demektir ki aklen de naklen de yaratanın yaratıklarına benzemesi mümkün değildir.

İmam Malik (radıyallâhu anhu) hakkında kuvvetli ve ceyyid olan bir isnat ile tesbit edildiğine göre şöyle demiştir: 

“(Allâh) kendisini vasıflandırdığı gibi istiva etmiştir ve nasıl denilemez; nasıllık O’nun hakkında söz konusu olamaz.”

İmam Alî (radıyallâhu anhu ve kerrame vechehu) şöyle demiştir: 

“Muhakkak ki Allâh arşı kudretinin büyüklüğünü göstermek için yaratmıştır ve onu kendisine mekân edinmemiştir.” Bunu muhaddis (hadis alimi), fakih, lügatçi Ebu Mansur etTemimî “Tebsira” isimli kitabında rivayet etmiştir.

 

Zühüt sahibi imam şeyh Ahmed er-Rifâî (radiyallâhu anhu) şöyle demiştir: 

“Allâh’ı bilmek yönünden kulun ulaşabileceği en uç nokta, O’nun keyfiyetsiz (nasıllık, biçim olmaksızın) ve mekânsız olarak var olduğunu kesin olarak bilmektir.”

Hanefi Mezhebinin Kurucusu İmam Ebu Hanife Der ki:

“Kim Rabbim gökte midir yoksa yerde midir bilmiyorum derse küfre girer.” (Fıkhu’l Ebsat)

Hanefi Mezhebinin Kurucusu İmam Ebu Hanife Buyurdu ki:

“Eğer Allâhü teâlâ nerededir, diye sorulursa o kimseye: “Yaratılmışlar yaratılmadan önce mekân yoktu, halbuki Allâh vardı. Mahlukattan hiç biri yokken, “nerede” mefhumu mevcut değilken, Allâh vardı. O her şeyin yaratıcısıdır, diye söyle.” (el-Fıkhu’l-Ebsat) 

İmam Ebu Cafer Et-Tahavi Buyurur ki:

“Altı cihet (yön) bütün yaratılmışları ihâta eder (kuşatır) ama Allâh’ı aslâ ihâta edemez. Şüphesiz ki O, bu altı cihetten (yönden) hiçbir cihette (yönde) değildir.” (Tahavi Akidesi)

Büyük Eş’ari Alimlerinden Muhaddis, İmam Ebu Mansûr el-Bağdâdi Şöyle buyurmuştur: 

“Dostlarımız yani alimler O’nun (Allâh’ın) bir mekanda veya her mekanda olduğunu söylemenin imkansızlığına dair icma  etmişlerdir (Yani sözbirliği içinde olmuşlardır).”

Büyük Sahabelerden olan İmam Alî’nin kendisine İmâmus-seccâd  diye lakap verilen torunu Alî Zeynul-âbîdîn Sahife-i Seccadiyye’sinde Şöyle diyor:

“Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim seni mekân kuşatmaz.”(Bunu Ez-Zebîdî İthâf adlı kitabında rivayet etmiştir.)

Hanbelî Mezhebinden Hâfız Muhaddis İbnü-l Cevzî Der Ki:

“Müslümanlar olarak bizim; hiçbir mekânın Allâh’ı kuşatamayacağına, yani Allâh’ın mekansız olduğuna; O’nun zâtında ve sıfatlarında herhangi bir değişim ve bir intikâlin (yer değiştirme, bir yerde iken başka bir yere geçme) söz konusu olmayacağına inanıp îman etmemiz farzdır.” (“El Bâzü-l Eşheb”)

Hadis-i Şerifle Övülen Fatih Sultan Mehmed Han Dönemi Meşhur Alimlerden İstanbul’un İlk Kadısı Hızır Bey Der ki:

Muhittir ilmi eşyayı cihanı değildir. Muttehid bir şeyle Sübhan dahi bir şeye etmez ol hulul; reva görmez anı bir ehli irfan; Mekan ve vakte yoktur ittisali; hem olmaz onda eşkal ile elvan( Allâh her şeyi bilendir.Sınırdan münezzehtir.Hiçbir şeye hulul etmez. Mekandan, zamandan, şekilden, renkten münezzehtir.)” (el-kasîdetü’n-nûniyye)

Osmanlı Alimlerinden Manastırlı İsmail Hakkı Efendi Der ki:

“Allâh Teâla’nın ezelî ve ebedî olduğu anlaşılınca, mekân ve zamandan da münezzeh olduğu ortaya çıkar. Çünkü, bunlara muh­taç olmak; hareket veya sükûndan birisiyle vasıflanmayı gerektirir. Hareket ve sükûn ise, hadis olduklarından, hareket edenin veya sa­kin olanın da hadis olması zaruri olur. Öyleyse ezeli olan Allâh, mütehayyiz ve mütemekkin olamaz. Yine cisim ve onun gerekleri olan; şekil, hey’et, renk, keyfiyet, terkib, mikdar, yön gibi hudûs belirtisi olan bütün hallerden münezzehdir. (Mevaidü’l-İn’âm fi Berâhini Akaîd’il –İslâm)

Kanuni Sultan Süleyman Dönemi Şeyhu’l İslâm’ı olan İbn Kemal Der ki:

“Allâh âlem semasındadır” diyerek mekan izafesinde bulunan kişi kafir olur,” (İbn Kemal, “Risâle fî Elfâzı’l- Küfr”. , vr. 170a.)

Kanuni Sultan Süleyman Dönemi Şeyhu’l İslâm’ı olan İbni Kemal Der ki:

“Allâh, cisim, cevher, araz değildir. Allâh hiçbir şeye benzemez, O’nun bir benzeri yoktur, hiçbir şey O’nun ilmi dışında kalmaz. Kudretinin makduru olmayan hiçbirşey bulunmaz. Zaman ve mekan ona nisbet edilemez.” (İbn Kemal, “Akâid” , vr. 59a.)

Osmanlı Alimlerinden Erzurumlu İbrahim Hakkı Der ki:

“Ne göklerde ne yerlerde; ne sağ u sol ne ön arda; Cihetlerden(yönlerden) münezzehtir ki olmaz hiç mekânullah; (Allâh’ın mekanı olmaz.) (Marifetname)

Osmanlı Alimlerinden Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretleri Derki: 

“Bir kimse, Allâh kullarını muhakeme için oturur, kalkar derse, O’na yukarıda bulunmak veya aşağıda bulunmak gibi şeyler izafe ederse kâfir olur.” (Camiu’l-Mütun tercümesi, s. 118)

Osmanlı Alimlerinden Muhammed Hâdimî diyor ki:

“Allâhü Teâlâ bize Arştan veya gökten bakıyor demek küfürdür. Yine Allâhu Teâlâ’yı dış uzuvla sıfatladığı veya onun kemâl sıfatlarından bir sıfatı nefy ettiği (inkar ettiği) zaman veya hulul [içine girmek] veya ittihad [birleşmek] ile [O’nu vasıfladığı zaman] yani Allâh’ın alemin içine girdiğini veya alemle bir olduğunu söylerse veya mekân ile onu vasıfladığı zaman da yine böylece kâfir olur.” (Berika, c.2, s.445-446)

Osmanlı Alimlerinden İshak Bin Hasan Ez-Zencâni Tokadî der ki:

“Zaman câri değildir lâ mahâle, Teceddüdden münezzeh lâ yezâle, Cihat-ı sitten olmaz birisinde, 

Ne sağ-u soldadur ne gökte yerde.” (Manzumetül akaid)

Osmanlı Alimlerinden  Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretleri  Der ki:

“Allâh zaman ve mekandan münezzehtir. Keyfiyyet, cinsiyet, üzüntü, tebessüm,  gülmek, sevinmek, üzülmek, gelmek, gitmek, inmek, çıkmak, oturmak, kalkmak gibi yaratılmışlara has sıfatlardan münezzehtir.Allâh hiçbir şeye benzemez Allâha mekan isnad eden küfre düşer.” (Camiul Mutun)

Osmanlı Alimlerinden  İmam-ı  Birgivi Buyurur ki:

“Bir kimse (Allâhü Teâlâ gökte benim şahidimdir) dese kâfir olur. Zira Allâhu Teâlâ’ya mekân isnad etmiş olur, Allâhu Teâlâ mekândan beridür.(mekansızdır)” (Birgivi Vasiyetnamesi, Bedir Yay., s.52)

Kanuni Sultan Süleyman Dönemi Osmanlı  Alimlerinden Şeyhulislam Ebussuud Efendi Buyurdu ki:

 “Allâh Teâlâ’nın “cemi’ (bütün)  emkineden (Mekanlardan) münezzeh olup, gökler yerler hükmünde ve ilminde ve kudretinde” olduğuna inanıp, du’âda eli yukarı kaldırmak, cihet-i fevk (gökler) du’âya kıble kılındıgı içindir.” (Fetava-yı Ebussuud; Esad Ef., 3406, vr. 49a.)(Gökler, Meleklerin mekânıdır. Orada günah işlenmez. Rahmetlerin bereketlerin indiği yerlerdir. Nasıl ki ;namazın kıblesi Kabe ise Duâ’nın kıblesi de göklerdir.) Allâh Teâlâ’nın her yerde hazır ve nazır olma inancını , mekanen hazırdır dese küfür lâzım olur. (Kim Allâh zatıyla her yerdedir derse küfürdür. Yani İslam’dan ayrılır.) (Fetava-yı Ebussuud Velî b. Yusuf, vr. 226b.)

Osmanlı Alimlerinden İshak Bin Hasan Ez-Zencâni Tokadî Der ki:

“Zaman câri değildir lâ mahâle, Teceddüdden münezzeh lâ yezâle. Cihat-ı sitten olmaz birisinde, Ne sağ-u soldadur ne gökte yerde.”(Manzumetül akaid)

Osmanlı Alimlerinden Hasan Kâfî el-Akhisârî Der ki:

“Altı yön muhdestir (yaratılmıştır) ve altı yön tarafından ihata edilmiş olmak, muhdes (yaratılan) alemin özelliklerindendir. Allâhu teâlâ ise kadimdir. O var iken ne mekân, ne zaman, ne üst, ne alt, ne de başka birşey vardı. Altı yönün sair mahlukatı ihata etmesi gibi herhangi bir şey O’nu kuşatamaz(Yani Allâh mekansız olarak vardır). Bilakis ilmi, kudreti, kahrı ve saltanatı ile O her şeyi ihata eder; gökte ve yerde O’nun ilminden zerre miktarı bir şey bile gizli kalmaz.« (Hasan Kâfî el-Akhisârî el-Bosnevî, Nûru’l-Yakîn fî Usûli’d-Dîn, 157.)

Osmanlı Alimlerinden İmam Birgivi Der ki:

“Allâh Mekandan münezzehdür. Saġda ve solda, önde ve artda, altda ve üstde degildür. Cihetden münezzehdür  ve şekilden ve renkden ve azadan baş,kulak, göz dil, aġız, burun, el, ayağ gibi nesnelerden münezzehdür.” (Birgivi vasiyetnamesi) 

Osmanlı Alimlerinden Kâdızade Ahmed Efendi Der ki:

“[Allâhü Teâlâ] Gökte ve yerde değildir, mekândan münezzehtir. Mekân ve zaman O’nun hakkında muhaldir (imkansızdır.) Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta değildir. Allâh-u Teâlâ cisim ve cismanî olmaktan münezzehtir. Bir tarafta [cihette] olmaktan da münezzehtir. Kim Gökte Allâh benim şahidimdir derse küfre girer. Çünkü Allâh’a mekan nisbet etmiş olur. (Birgivi Vasiyetnamesi Şerhi)

Osmanlı Alimi Kadızade Ahmed Emin Efendi Der ki:

“Mekandan münezzeh olan Allâh’ın varlığında hiçbir yere ve şeye ihtiyacı yoktur. Çünkü O, her türlü ihtiyaçtan münezzeh, tebeddül ve teğayyurden de beridir.( Feraid, s. 27.)

Ebu İshâk El İsferâini “İtikâd Risalesinde” buyuruyorki;

“Allâh Teâlâ  Mekândan, O’na hulul edecek cisimden ve zamandan münezzehtir. O’nun için cihetler (ön, arka, sağ, sol, üst, alt) yoktur. Allâhü teâlâ bu cihetlerden münezzeh olarak vardır.”

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi Der ki:

“Allâhu Teala Arş-ı A’la üzerine oturur bir cisimdir dediler. Lakin onların istidlalleri fasid’tir. Zira; delail-i akliye ve nakliye Allâhu Teala’nın cisim olmaktan ve bir mekanda karar etmekten münezzeh olduğuna suret-i kat’iyyede delalet ettiğinden (Mücessime)’nin mezhepleri batıldır. (Hulasa-i Hulasat’ül Beyan Fi Tefsir-i Kur’an S:3268)

İskilipli Atıf Efendi Der ki:

“Mekândan, sağ, sol, arka, ön, alt, üst gibi cihetten ve yerlerde, göklerde bulunmaktan münezzehtir. Binaenaleyh, Allâh’ın zatı her yerde hâzır ve nâzırdır demek küfürdür. Allâh’ın mekândan münezzeh olduğunu isbat için deriz ki: Mekân, duracak mahâl demektir. Mekân yokken Allâh mekânsız olarak vardı. Madem ki mekân yaratılmazdan evvel Allâh mekâna muhtaç değildi, mekânsız olarak var idi. Mekân yaratıldıktan sonra da ona ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh, mekândan münezzehdir.”(Mir’atü’l-İslam)

Hanefi âlimlerinden olan İbn-i Nuceym şöyle demiştir:

“Kim Allâh’ın, her hangi bir mekanda bulunduğuna inanırsa veya Allâh’ın bir cisim olduğuna inanırsa, işte o kâfirdir (mümin/müslüman değildir).” (Bahru’r-râik şerh Kenzu’d-dekâık” adlı kitabı 5.c)

Hanefî Mezhebi Âlimlerinden Nûreddîn Es Sâbûnî Der ki:

“Varlıkları Yaratanın bir yönde veyâ bir mekânda bulunması imkansızdır. “( Maturidiyye Akaidi)

Meşhur Alimlerden Olan İmam-ı Rabbâni Der ki:

“Allâhü Teâlâ, zamanlı değildir, mekânlı değildir, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafda değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmışdır.” (Mektubat, 2.cilt, 67.mektup)

Büyük Alim Abdulğanî En-Nablusî şöyle Der:

“Kim Allâh’ın gökleri veya yeryüzünü doldurduğuna veya arşın üstünde oturan bir cisim olduğuna inanırsa o kendisinin müslüman olduğunu iddia etse bile, kâfirdir. “

İmam Ahmed Er-Rifai Buyurdu ki:

“Allâh’ı bilmenin en yüksek derecesi; O’nun varlığına keyfiyetsiz (şekilsiz, niceliksiz, biçimsiz) ve mekânsız olarak inanmak ve îmân etmektir.” (Eş-Şerhul Kavim; s:84)

Hanefî Mezhebi Âlimlerinden Ebu-l Mahâsin El Kavukçu Hazretleri Der ki:

“Allâh ne yerde ne de gökte mekân tutmuş değildir. O, mekânsız olarak vardır. O’nu kalpte hayal etmek ve düşünmekte mümkün değildir. O’nun varlıklar arasında hiçbir benzeri yoktur.”

Meşhur Alimlerden Zahid Kotku Hazretleri Der ki:

“Müşebbihe, Halık-ı Zü’l-Celâl’a mahlûklar gibi a’za isnad ederler ki onların da arkasında namaz kılmak caiz değildir, İslâmiyetten çıkmışlardır. Allâha mekân isnad eden veya semâdadır diyen de İslâmdan çıkmıştır. Bununla Hakk Teâlâ’nın arş üzerinde müstakar olduğunu kasdedenlerin de küfrüne hükmolunur. Vay vehhâbîlerin hâline.” (Ehli Sünnet Akaidi s:111)

Hanefi alimlerince yazılmış olan Fetava-i Hindiyye kitapta şöyle geçmektedir: 

“Allâh’a mekan nisbet/isnad eden küfre girer. (Dinden çıkar).”

Meşhur Alimlerden Zahid Kotku Hazretleri Der ki:

Allâh Teala birdir, kadimdir, araz, cisim, cevher, musavver, mahdud ve ma’dud değildir. Mahiyet ve keyfiyetle de vasf olunamaz. Bir mekana muhtaç değildir. Zamandan münezzehtir. O’na hiçbir şey benzemez.” (Ehl-i Sünnet Akaidi  S:139) Ve yine buyurdu ki: “Allâh Teâlâ gökte bu işi bilir diyen ve Allâh’a mekân isnad eden kafir olur. Haktan hâlî, boş bir mekân yoktur, haktan bir mekân hâli değildir ve O, bir mekândan hâlî değildir diyen de kafir olur.”(Allâh zatıyla her yerdedir diyen kafir olur) (Ehli Sünnet Akaidi S:135)

Meşhur Alimlerden Muhaddis Muhammed Zâhid Kevserî; Beyazî’nin İşaratü’l Meram’ından aktardığına göre, Ebu Hanife şöyle diyordu:

 “Bir kimse: “Rabbim gökte midir, yoksa yerde midir? bilmiyorum” derse küfre düşer. Yine, “Allâh Arş üzerindedir, ancak Arş gökte mi, yerde mi? bilmiyorum” diyen kişi de böyledir.”Çünkü Allâh Tealâ’ya yön tahsis etmiştir. Kendisine yön tahsis edilen herşey zorunlu olarak muhtaç ve muhdestir (yaratılmıştır). Bu ise, Allâh Tealâ hakkında apaçık bir noksanlıktır. Böylece bu kişiler cisim olmaktan ve bir yönde, tarafta ve mekânda bulunmaktan münezzeh olan Allâh’ı inkâr etmiş oluyorlar. Bu durumda onların küfrü apaçık ortadadır.” (Makalat’ül Kevseri; s.368-369)

Meşhur Alimlerden Hakîm Semerkandî Der ki:

“Mü’minin Allâhü teâlâya mekân, gelmek, gitmek ve mahlukların sıfatlarından herhangi bir sıfatı isnad etmemesi lazımdır. Kul, Allâh’ın bir mekânda bulunmadığını, mekâna ihtiyacı olmadığını, Arşın onun kudretiyle ayakta durduğunu bilecek, gidip gelme gibi sıfatları kendisine izafe etmeyecek.” (Hakîm Semerkandî, Sevâdi’l-a’zam, 46. Mesele s.78)

Maturidi Alimlerinden Ömer En-Nesefi buyuruyor ki:

“Âlemi yoktan yaratan, Allâhü teâlâdır. Allâh, araz değildir, cisim değildir, cevher değildir, suret ve şekil değildir, mahdut değildir, bir şeyin parçası veya cüz’ü değildir, bileşik değildir, sınırlı değildir. Cins ve keyfiyet ile vasıflanmaz, mekân­dan münezzehtir, üzerinden zaman cereyan etmez. O’na hiç bir şey ben­zemez. İlminden, kudretinden hiç bir şey hariç değildir.” (Nesefi Akidesi)

Alimlerden Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî der ki: 

“Allâhü Teâlâyı altı yön ihata edemez. Zira Allâhü teâlâ o altı yönü yaratmadan önce de var idi.” (el-Meydânî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye)

Tefsir Alimlerinden Kâdî Beydâvî Der ki:

“Allâhü teâlâ bir mekânda bulunmakdan ve âleme hulûl etmekden münezzehdir.”(Bakara/ 255)

Büyük Tefsir Alimi İmam Kurtubi En’am Sûresi 3. ayeti tefsir ederken   der ki:

“Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allâh’ın hareketten, intikalden ve mekân işgal etmekten tenzih edilmesinden ibarettir.” (En’am 3 tefsirinde)

Büyük Alim Fahreddin İbn  Asakir Der ki:

“Allâh’ın başlangıcı ve sonu yoktur, altı ve üstü de yoktur, sağı ve solu da yoktur, önü ve arkası da yoktur. Parçalardan ve cisimlerden münezzehtir. O’na ne zaman, nerede ve nasıl vardı denmez. O, mekân yokken vardı, kâinatı ve zamanı yaratandır. Zamanla vasfedilmez ve O’na mekân tahsis edilmez.” (El-Akidet’ül-Murşideh)

Hanbelî Alimlerden, İmâm Muhammed Bin Bedreddîn Bin Belbân Der ki: 

“Kim Allâh’ın, zâtıyla her yerde veyâ herhangi bir yerde olduğuna inanır ya da söylerse kâfirdir.” ( Muhtasaru’l İfâdât)

Ebu’leys Es-Semerkandi Der ki:

“İmam İzz İbn Abdusselâm İmam Ebu Hanife’nin sözünü açıklayarak Der ki: ‘Kim Allâh’ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, Allâh’ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allâh’ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise Allâh’ı yaratıklara benzeten kişidir.” (Hillu’r-Rumûz)

Elmalılı Hamdi Yazır Tefsirinde Der ki:

“Allâh’ın bir mekânı yoktur. O aslında yönden de, cihetten de münezzehtir.” (Bakara/115)

İmam Kurtubi Tefsirinde Der ki:

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh, bir mekândan diğer bir mekâna hareket etmekle vasıflandırılamaz. Asla O’nun için yer değiştirme ve hareket yoktur. Allâh’ın mekânı ve zamanı yoktur. Allâh hakkında vakit ve zaman cereyan etmez. Kimin hakkında vakit cereyan ederse vakit geçirmiş olur. Kimin üzerinden vakit geçerse o acizdir.(Fecr/22)

Hanefi Alimlerinden Olan Molla Aliyyülkârî  Der ki:

“İmam İzz bin Abdusselâm, Hillu’r-Rumûz adlı kitabında İmam Âzam’ın şu sözünü kaydediyor: Kim Allâh’ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, Allâh’ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allâh’ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise Allâh’ı yaratıklara benzeten kişidir.Şüphe yok ki İbn Abdusselâm âlimlerin büyüklerinden biri olup sika (güvenilir) bir âlimdir.”(Şerh Fıkh’ul Ekber)

Kemaleddin Beyâdi Der ki:

“Rabbim gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allâhü Teâlâ Arş’ın üzerindedir; Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böyledir.Bunun sebebi, bu sözü söyleyenin bu söz ile Hâlık-ı Zülcelâl celle celâluhû’ya cihet ve hudud tâyin etmesidir; zîra ciheti ve hudûdu olan her şey bizzarûre mahlukdur.” (İşaratü’l Meram)

Hanefi mezhebinin büyük alimlerinden olan İmam Ebu Bekir el-Cessas Der ki:

Bir kimse “Allâh altı yöndedir” derse veya bir kimse “Allâh heryerde bulunuyor” derse İslam’dan ayrılır.” ( Şerhu Bed’ul-âmâli)

Büyük Alim İmam-ı Kuşeyrî Diyor ki:

“Câfer-i Sâdık: Kim Allâh bir şeyin içindedir veya bir şeydendir veya bir şey üzerindedir, diye iddia ederse şirk koşmuş olur. Çünkü O bir şey üzerinde olsaydı taşınan, bir şeyden olsaydı hâdis [yaratılmış, sonradan meydana gelmiş], bir şeyin içinde olsaydı mahdûd [sınırlı] olurdu, demiştir.” (Kuşeyrî Risalesi, s.71)

Büyük Maliki Alimi olan Kâdi İyâd Der ki:

“Allâhü Teâlâ, Ca’ferü’s-Sadık’ın dediği gibi, mekân ve mesafe gibi mefhumlardan münezzehtir.” (Şifa-i Şerif)

İmam Kastalâni Der ki:

“Allâh mekândan münezzehdir. Allâhü Teâlâ mekândan münezzeh iken Peygamberimiz Muhammed’i göklere çıkarması sırf kendisini ululamakla bazı acayip (görülmemiş) mülk ve melekûtunu gezdirip göstermek içindir.” (Mevahibu Ledünniye)

Alimlerden olan İbni Muallim el-Kuraşî Der ki:

“Allâh’ın yoklukta olanları var oluşlarından önce bilmediğini söyleyenler ve Kader’e iman etmeyenler gibi ehl-i kıbleden olup (kendilerini müslümanlardan sayıp) da tekfir ettiklerimiz icma ile küfrüne hükmedilmiş kimselerdir. Aynı şekilde Allâh’ın arşın üzerinde oturduğuna inanan da küfre girmiş birisidir. Nitekim bunu Kadı Hüseyin imam Şafiînin sözü olarak bildirmiştir.”( Necmu’l-muhtedî)

Ebdulğani ennebulsi buyuruyorki:

“Her kim Allâhın gokleri ve yerleri doldurduğunu veya cisim olup arşın üstünde olduğunu inanırsa kafirdir müsluman olduğunu zannetse bile.”

Benzer Postlarımız

AMELDE İHLAS

dawud | Ağustos 6, 2019 | 0

İhlas lügatte; bir şeyi  temizleyip has kılmaktır. Dindeki anlamı ise; hayırlı ameli sadece Allâh rızasını kazanmak için yapmaktır. Yani insanlardan övgü veya başka her hangi bir dünyevi menfaat beklentisi olmadan…

ALLÂH RIZASI İÇİN AMEL ETMEK

dawud | Temmuz 25, 2019 | 0

Peygamberimiz Efendimiz bir hadisinde mealen şöyle buyurmuştur: “Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allâh’a ve Rasulü’ne ise onun hicreti Allâh’a ve Rasulü’nedir. Kimin…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kategoriler

Son Yazılar

Arşivler

Son Yorumlar